Firma ismi

onur ezel

Üye
Kayıt
13 Ocak 2014
Mesaj
2
Tepki
0
Tekstil Grafik Kursu
Merhabalar;
Arkadaşlar Promosyon şirketimize isim arıyoruz. Önerilerinizi ve desteklerinizi bekliyoruz.
 

muratamam

Yazar
Kayıt
12 Temmuz 2010
Mesaj
479
Tepki
364
Her marka ismi; fonetik yapısı, semantiği ve çağrışımlarıyla markanın kimliğini, kişiliğini ve tüm değerlerini temsil eder/etmelidir. Bu nedenle marka ismi tasarımı, markalaşma sürecinin ilk stratejik adımlarından biridir. Öyle ki, markanızı konumlandırmadan önce verdiğiniz bir marka ismi, konumlandırma stratejinizi belirleyebilecek, sınırlandırabilecek, hatta engelleyebilecek kadar önemli rol oynar. Yeniden konumlandırma (re-positioning) süreçlerinde de isimden bağımsız hareket edemezsiniz. Jack Trout’un dediği gibi “alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı, bir ürüne ne ad vereceğinizdir.” Adam daha ne desin?
http://selimtuncer.blogspot.com/2009/04/evrensel-nitelikler-tasyan-marka.html

Bir marka isminin telaffuzunun kolay olması, kulağa hoş gelmesi, kolay anlaşılır olması, sesli ve sessiz harflerin yan yana gelmesinden oluşması, yazılmasının kolay ve markanın ruhuyla uyumlu olması gibi tavsiyelerin yer aldığı bu kitabi bilgilere elbette temelden bir itiraz içinde değilim. Bunların belki önemli bir bölümünün gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte, yeterli olduğu noktasında kuşkular taşıyorum.
“Marka Yaratmanın 22 Kuralı”nın yazarı Al Ries, “Uzun vadede bir marka, bir isimden başka hiçbir şey değildir.” derken, marka isminin önemine çok güçlü bir vurgu yapar. Evet, gerçekten de marka isminin belirlenmesi, markanın kaderini belirleyecek ölçüde stratejik bir karardır ve bir markayı âbât ya da berbât edebilecek potansiyeli bünyesinde taşır.
http://selimtuncer.blogspot.com/2009/03/baglam-etkisine-ihtiyac-duymayan-marka.html

Tekrar SOCAR’a dönecek olursak, İngilizce ismin baş harflerinden oluşan bu kısaltma, Türkiye’de “sokar” olarak okunacaktır. B2B pazarında bunun pek bir önemi olmayabilir, fakat perakendede markayla ilgili epeyce bir “geyik” döndürüleceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Hele de şoför milletinin diline düştüğünde… Alışverişte kazık atan tarafla ilgili olarak çokça kullanılan “sokmak” fiili, hele bir de böyle daimi bir sıfata dönüştüğünde bunun sonu gelmez.
http://selimtuncer.blogspot.com/2012/12/socar-kendi-kendini-sokar-m_29.html

2006 seçimlerinde herhalde ajansının önerisiyle DYP ilanlarının altında Mehmet Ağar yerine Mehmet imzası atılmış, Mehmet diye bir marka yaratılmaya çalışılmıştı. Ben de o dönemlerde “Mehmet diye seslensem tam iki milyon üç yüz kırk altı bin dokuz yüz yirmi yedi kişi bana bakar!” başlıklı bir yazıyla bunu eleştirmiş ve asla tutmayacağını belirtmiştim.
Öncelikle bunun Tayyip kompleksinden kaynaklı olarak yapay bir müdahaleyle oluşturulmak istendiği çok sırıtıyordu.
Daha da önemlisi, marka adı özgün ve az bulunur (hatta hiç bulunmaz) olmalıdır. Beğenin veya beğenmeyin, Tayyip böyle bir marka adıdır. Oysa Mehmet öyle değildir. Strateji-Mori’nin yaptığı araştırmaya göre Mehmet adı Türkiye’de kullanılan erkek adlarının oransal olarak başında yer alıyor. Hem de açık ara farkla...
http://selimtuncer.blogspot.com/2011/08/mehmet-mi-tayyip-mi.html

Avrupa ve Amerika'da çok fazla kişi ve aile adının “marka adı” olarak kullanılmış olduğu doğrudur. Bunların önemli bir bölümü de eski markalara aittir. Yeni marka adı çalışmalarında bilimsel kriterlere daha fazla dikkat edildiğini söyleyebiliriz. Ayrıca bu eski marka adları zamanında “dikensiz gül bahçesi”nde yetiştikleri ve markalaşma süreçlerini tamamladıkları için onlara öykünmek yanıltıcı olabilir. Bir de şu var ki, bu marka adlarının bizim toplumuzdaki algılanmasıyla yerli kişi ve aile adlarının algılanması arasındaki farkı ciddiye almamız gerekir; mesela “Ericsonn”la “Ateşoğlu” ya da “Hugo Boss”la “Cemal Çelik” aynı algılamaya sahip değildir. Bu gerçek canımızı sıkabilir, ama hamaset yapasınız varsa da kimse size engel olmaz.
http://selimtuncer.blogspot.com/2007/05/ailemizin-soylu-ismi-bu-peynir.html

Nevzat, Emin ve Faruk Dindar’ın Koska’yı bırakmalarına hiç gerek yoktu, yukarıda dediğim gibi bunu tepe tepe kullanmaya devam edeceklerdi. Eğer on beş yıl önce yeni bir markanın temellerini atmış olsalardı (Markaların illaki hep 104 yaşında olmaları gerekmez.) iş ciddiyetleri, birikimleri ve mevcut potansiyelleri sayesinde yepyeni ve tertemiz bir marka inşa edebilirler, boncukla böcekle uğraşmalarına da gerek kalmazdı. Böylece hem Koska markasının ekmeğini yemeye devam ederler hem de kendi güvenli limanlarını yaratmış olurlardı.
Konuya sadece duygusallıklar, irrasyonel bağlılıklar, tüketici alışkanlıkları, raf bedelleri, distribütörler, kanallar ve perakende noktaları zaviyesinden bakarsak belki bugünü kurtarır, ama geleceği feda ederiz.
http://selimtuncer.blogspot.com/2011/01/bir-turk-markalasma-mucizesi-olarak.html

Beyazcılar kadar olmasa bile, kırmızı et sektörü de bu sürü psikolojisinden kendini kurtarabilmiş değildir. Birkaç isim sayalım: Maret, Danet, Vanet, Oret, Namet, Alet, Hüret, Bonet, Tanet... Ya bu nasıl? Vahdet!
Yine “sürü psikolojisi sendromu” PVC kapı ve pencere sektöründe de hakim. Zavallı Pimapen! Koca marka sürüden ayrılmak için Dr. Pimapen diye kıvranıp, patinaj yapıp duruyor. Bir zamanlar avantaj olan rekabet silahının namlusu, şimdi kendisine dönmüş durumda. Ne var? Hepsi pen... Kimi şupen, kimi bupen!
http://selimtuncer.blogspot.com/2010/09/marka-adlarnda-suru-psikolojisi.html

Mesela Pimapen, PVC kapı ve pencere sistemlerinin öncüsü olarak kategoriyi oluşturmuş, ama bu arada jenerikleşerek kategoriye de adını vermiştir. Artık pazara giren yeni aktörler de, farklı farklı marka isimleri altında (küçük harfle) “pimapen” üretmektedir. Hatta öyle ki, her bir “pimapen” markasının kendince özgün bir kimliği olmasına rağmen, Pimapen bundan da mahrum kalmıştır. Sonuçta Pimapen pimapendir, ama diğerleri filanca marka ismine sahip pimapendir. Zavallı Pimapen’in, öz mülkiyetindeki markayı nasıl kaybettiğini ve neden “Dr. Pimapen, Dr. Pimapen!” diye çırpındığını anladınız mı?
Neredeyse her jenerik markanın, bu jenerik olma tehlikesini ilk hissettiği anda başvurduğu yollardan biri “taklitlerimizden sakınınız” psikolojisiyle yaptığı feveranlardır. Nitekim, ara dönemde Pimapen’in de “Pimapen, Pimapen’dir.” mesajını taşıyan bir kampanya yaptığını hatırlar gibiyim.
http://selimtuncer.blogspot.com/2010/08/jeneriklesme-basarnn-zirvesinden-sonra.html

Şöyle ilginç durumlarla karşılaştım: Jilet sözcüğünde “Gillette özel adından” (Türkçe Sözlük’te Gilette şeklinde, tek ‘l’ ile yazılmıştı, düzelterek kullanıyorum.) şeklinde bir uyarı yer alıyordu. “Cip”in, İngilizce “jeep”, “aspirin”in ise Fransızca “aspirine” isimlerinden Türkçe’ye geçtiği belirtiliyor, ama bu sözcüklerin orijinallerinin “Gillette” gibi özel ad olduğu bilgisi es geçiliyordu. Kot, ısıcam, izocam, bankamatik isimleri ise hiçbir orijin bilgisi verilmeden Türkçe’nin doğal sözcükleri olarak görülmüştü.
En doğru tanım “jilet” sözcüğü için yapılmıştı. Evet, özel ad değildi, ama Gillette özel adından jenerikleşerek “ince çelikten yapılmış, iki yanı keskin tıraş bıçağı” anlamına gelen cins ada dönüşmüş ve sözlükteki yerini almıştı. Hatta bu sözcük, Türkçe’nin öylesine has malı olmuştu ki, “jilet atmak” ve “jilet gibi” şeklinde deyimler bile üretilmişti kendisinden...
http://selimtuncer.blogspot.com/2008/11/jenerikleme-baarnn-zirvesinden-sonra.html
 
Yukarı Alt