tasarımcılara söylenen 10 yalan.

muratamam

Yazar
Kayıt
12 Temmuz 2010
Mesaj
479
Tepki
364
Tekstil Grafik Kursu
HABERİ okuyunca çok güldüm. Cem Uzan'ın ve artık dağılmakta olan partisinin reklamcısı Ali Taran, Uzan ile yollarını ayırmış.

Nedeni ise Ali Taran'ın da İmarzede olmasıymış.

Ali Taran'ın İmar Bankası'nda 3 milyon doları varmış.

Banka gidince, Taran parayı Uzan'dan istemiş.

Uzan da ‘‘Aldıklarına say’’ yanıtını vermiş.

Ali Taran, aslında yıllardır herkese bu şekilde davranan Uzan'la yollarını ayırmış.

Ey Ali Taran!

Sen bu adamı allayıp pullayıp bu memleketin başına bela etmeye çalıştın.

Ya bizim gibi buna karşı olanlar seslerini yükseltmeseydi ve sen üç kuruş para karşılığı bu adamın seçilmesini sağlamış olsaydın...

Şimdi ne yapacaktık?

Sen 3 milyon dolarını kurtaramadığın için bu vatandaşla yollarını ayırdın.

Peki biz memleketi kurtarmak için ne yapacaktık?

Allah tarafından başarısız oldun Ali Taran... Allah tarafından.
http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=176450

(08:30)
http://www.youtube.com/watch?v=orPqUb7Pl5A&feature=player_detailpage#t=509s

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/109229/cem-uzanin-dunyayi-ele-geciren-kotu-adam-gulusu

@muratamam
 

muratamam

Yazar
Kayıt
12 Temmuz 2010
Mesaj
479
Tepki
364
"Ha, güzel para istiyorsun, elbette emeğe saygımız sonsuzdur, hakkındır lafımız yok ama gel senle şöle küçük bi hesap yapalım... Meselaa bu mekaaanın aylık kirası sence ne kadardır kardeş? Hemen söyliim; bilmemkaç kaat!.. Ee, muhasebecisiydi, stopajıydı, elektriğiydi, suyuydu derken etti mi sana her ay bilmemkaç kâat da gaccııırttt!.." (diye gider, uzatmayalım)

Bir de "lafta tasarımcı"ların söylediği tipik yalanlar var:

“Olum, Fotoşop’un “CS 6” sürümü ben de olacaktı var yaa, anında görüntü anındaa!..”
“Bizim müşteriler sanat manat değil; iş istiyooo, işş işşş!..”
“Eğitim meğitim hikaye, grafikerlik yetenek işidir arkadaş!..”
“Ne okullu grafikerler gördük, daha CMYK neymiş onu bilem bilmiyo, tseehhh!..”
 

muratamam

Yazar
Kayıt
12 Temmuz 2010
Mesaj
479
Tepki
364
Başlıkla doğrudan alakalı olmasa da, memlekette "yasal alanlarda bile" palavra ve üçkağıdın ne boyutlara vardığını anlamak için bilmemizde fayda var sanırım... En azından bu ve benzeri yalanlara bilerek veya bilmeyerek maşa olan reklamcılar da öyle az değil:

"Okyanus suyu olarak satılan serumfizyolojiklerin içinde bir bardak su, birkaç gram tuz var. Eczanelerde 20-30 liraya satılıyor. Bu üründen yüzde 2000 kâr elde ediyorlar, burnuna Petrus şarabı damlatsan daha kârlı çıkarsın!"

"Doktorun yapmadığını sen de yapma: Grip ve zatürre aşısı olma, mamografi ve prostat taraması yaptırma! Bu ifadeyi İç Hastalıkları Derneği'nin yaptırdığı ankete göre kullandım. 7000'den fazla doktorla yapılan araştırmaya göre doktorların sadece yüzde 1'i zatürre aşısı, yüzde 5'i grip aşısı oluyor. Demek ki doktorlar bu aşıların işe yaramadığını biliyor."

"Giyimde, dekorasyonda moda olduğu gibi tıp dünyasında da moda var. Son dönemde moda check-up'lar. Şikâyeti olmayan bir kişiye tetkikler yapılması. Hiç bir faydası yok. Bunları yapan kurumlar çok fazla para kazanıyor."

"20 yaşında bir insana her yıl akciğer röntgeni çekiyorlar. Olacak iş değil. Bu tetkiklerin hepsi radyasyon. Tıbbın kullandığı en önemli duygulardan biri korku. Kadınlar 30'unda meme kanseri korkusuyla mamografi yaptırıyor. 'Erken teşhis hayat kurtarır' sloganı yanlış. Tetkiklerin çoğalmasıyla meme kanseri oranlarının üç katına çıktığını görüyorsun. Bu teşhislerin çoğalmasına rağmen meme kanseri ölümlerinde 30 yılda azalma yok. Erken teşhisin hastaya hiç bir faydası yok."

"Bugün dünyada antibiyotiğin yüzde 90'ı gereksiz yere kullanılıyor. Faranjit, sinüzit gibi hastalıkların çıkma sebebi virüsler ve bakterilerdir, bunlara da antibiyotik vermenin hiç bir anlamı yoktur. Doktorların yazdığı antibiyotiklerin yüzde 90'ı boşa yazılıyor. Yeni araştırmalara göre ortakulak iltihabı ve nezle sonrası görülen hastalıklarda da antibiyotik kullanılması işe yaramıyor."

"Kanserlerin çok azı genetiktir. Çoğu çevreseldir. Sigara, alkol kullanmamakla iş bitmiyor. Kullandığımız ürünlerde 80 binden fazla kimyasal madde var. Her yıl 700 kimyasal ekleniyor. Yeterli güvenlik testlerinden geçmeyip hayatımıza giriyorlar. Bazı bulgular dikkati çekince bu maddelerin kanserojen olduğu ortaya çıkıyor."

"Profesörlük bir öğretim üyeliği unvanıdır. Profesörler daha iyi doktor değil tam tersi daha kötü doktordur. Çünkü profesörler hastalarıyla daha az ilgilenmiş, yayın ve araştırma yapmaya daha çok vakit ayıran insanlardır. İyi doktorluğun kriteri profesörlük değildir. Her hastalıkta profesöre görünmek istemek doğru değil. Nobel Ödülü alamamamızı da buna bağlıyorum. İnsanlar yeni bir buluş yapmak için değil profesör olup hastalardan daha iyi paralar alabilmek için bu titrlere ulaşıyor."

"Özel bir diyet yapmıyorsanız; her yediğimiz içtiğimiz şeyde vitaminlerden aldığımız besinler var. Yorgunluğu geçirici diye satılan vitaminler tamamen beyin yıkama. Ancak özel durumlarda alınabilir. Sapasağlam insanların vitamin alması zararlıdır."

"Avrupa'da bir tüketici birliğinin yaptığı araştırmaya göre nugget diye bilinen, tavuğun göğüs eti zannettiğimiz ürünler deri, sinir, kıkırdak gibi şeylerle dolu."

"ABD'de yapılan bir çalışmaya göre dünyada üretilen antibiyotiklerin yüzde 85'i hayvancılıkta kullanılıyor. Bu antibiyotik kullanımı vücudumuzda dirençli mikropların çıkmasına sebep oluyor. Yine bu durum son yıllarda tıptaki en büyük sorun olan hastane mikroplarının ortaya çıkmasına yol açıyor."
http://www.ahmetrasimkucukusta.com

Prof. Ahmet Aydın:
"Ateşi olan bir çocuğa ben genellikle ateş düşürücü vermem. Ama bunu anlatmak için benim 20 dk. harcamam lazım(...) Ateş önemli birşeydir, dosttur aslında, düşman değildir!.. Vücut, mikrobun ölebilmesi için sıcaklığını yükseltiyor..."
(14:33)
http://www.ahaber.com.tr/webtv/videoizle/desifre-01032013
https://www.facebook.com/tasdevridiyeti

http://www.ahaber.com.tr/webtv/videoizle/maskeli-itirafci-rusvetci-doktorlari-acikladi
 

muratamam

Yazar
Kayıt
12 Temmuz 2010
Mesaj
479
Tepki
364
Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız.. Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.
http://dogader.org/index.php/sagligimiz-icin/650-kansere-neden-olan-beslenme-aliskanliklarimiz
 

user9

Grafiker
Kayıt
9 Eylül 2009
Mesaj
0
Tepki
80
Daha dün akşam yaptığım görüşmede karşılaştım bu durumla.
 

muratamam

Yazar
Kayıt
12 Temmuz 2010
Mesaj
479
Tepki
364
İçler dışlar çarpımı

İnsanız malum; ama kendimizi insanlığımızdan uzaklaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. İnançlıyız büyük bir kısmımız; ama inancımız hakkında birkaç ezber bilgi ve üç beş klişe dışında pek bir şey bilmiyoruz. 'Ben de inançlıyım ama...' diye söze başlayanlarımız var, devamında söylediklerinden inanç dedikleri şeyin ihtiyar bir ev kedisi gibi hiçbir şeye karışmadan bir köşede oturmasını istediklerini anlıyoruz. İnançsız olanlarımız var; onların da en büyük meşgalesi her gün inançlıların yapıp ettiklerini didiklemek... Kahir ekseriyetimiz ülkesini haddinden fazla seviyor; o halde bunca kötülüğü kim yapıyor bu ülkeye acaba? Kendini muhafazakar olarak görenlerimizin neredeyse tamamı aynı zamanda sermaye odaklı liberal çarklara su taşıyor. Liberal olanlarımızsa topluma sevimli görünebilmek için muhafazakar argümanları sürekli çantalarında taşıyorlar. Devrimci olanlarımızın hiç azımsanmayacak bir kısmı darbeci olanlarla yan yana durabiliyor pek de rahatsız olmadan. Solcu geçinenlerimizin epeycesi mesele devlete gelince herkesten daha maslahatçı. İslamcıyım diyenlerimizin içinde, akşama kadar onun bunun gıybetini etmeye itirazı olanı çok az. Yenilikçi olanlarımızda yeni pek bir şey yok. Gelenekçi olanlarımız kendi çocuklarına bile inandırıcı gelmiyor. Kendine sanatçı diyenlerimizin müşteri dışında bir derdi yok. Bir şekilde şöhreti yakalayanlarımız herhangi bir meselede iki adamakıllı cümle kuracak seviyede değil. Çocuklarımızı çeyrek asır boyunca okullarda mahpus tutuyoruz, sadra şifa olacak bir tek fikir, bir tek kıvılcım yok. Spor olsun diye yaptığımız her şeyde diz boyu pislik, bitmek bilmez kavga dövüş... Eğlence olsun diye yaptıklarımız ölçüsüz, cıvık, savurgan... Kazandığımızın üç katını harcıyor, beş kat şikayet ediyoruz. Tek derdimiz bir yerlere kapağı atmak, üretmek de nesi! Yüzlerce yıllık insanlık birikiminden faydalanalım diye kütüphaneler dolusu kitap okuyor, ömür tüketiyoruz, sonra ahir ömrümüzü kıytırık güncel vıdıvıdıları yorumlamak için bozdura bozdura harcıyoruz. Kime sorsanız 'değişmeyen tek şey değişimin kendisi' kafasında, ama bir yandan da 'bu ülkede aslında hiçbir şey değişmiyor'. Tenha şehirlerimizi sürekli tenhalaştırıyor, kalabalık olanları sürekli daha da kalabalıklaştırıyor, trafiğin ortasında saatlerce kilitli kalıyoruz. Sosyal medya diye üstüne abandığımız her şey, gerçekten sosyal anlamı olan ne varsa bir daha geri alınamayacak biçimde tüketiyor. Medyanın gündeme taşıdığı her konuyu ihtirasla kemiriyor, bir daha konuşulamayacak kadar yalama ediyoruz. Fikirlerimizi ucuz argüman pazarlarından taksitle alıyor, muarızlarımızı tepelemek için peşin peşin kullanıyoruz. Ciddiye alınması gereken şeylerden sıkılıyor, sulu zırtlak ne varsa başımıza taç ediyoruz. Hemen herkesin her şeyin en doğrusunu bildiği bir toplumun, bu kadar çok oyuna getirilebilmesinin nasıl mümkün olduğunu kafaya takan yok. Manevi değerler deyince herkes şöyle bir duruyor, sonra maddi değerlerden yola devam ediyor. Söz sahipleri kendi teşrifatçılıklarına soyunmaktan hicap duymaz oldu. Küçük küçük insanlıklar koca koca iddiaların altında eziliyor. Hem 'eskimez gerçek'e tabi olmak iddiası, hem günün modasını takip etmek ihtiyacı aynı kafanın içinde barınabilir hale geldi. Pespayeliğin her ortamda kol gezdiği bu kadar aşikarken, elinizi sallasanız mutlak bir seyyar bilgeye çarpıyor. Çok bilmişliğin bu kadar kurumsallaştığı bir zamanda, az biliyor olmanın da bir övünç vesilesi yapılabildiğine sıklıkla rastlıyoruz. Dışlar içleri ezdikçe eziyor, içlerin dışları taşımaya artık takati yetmiyor. Herkes kendini es geçip durmadan bir başkasını aydınlatmaya uğraşırken, karanlık kendini gittikçe koyulaştırıyor.

(Gökhan Özcan)
 

muratamam

Yazar
Kayıt
12 Temmuz 2010
Mesaj
479
Tepki
364
Eğer bir grafiker büsbütün bön (aslında böylelerine grafiker de denemez) değilse, sektörü batıran düşük tipleri ve üçkağıtçı işverenleri, ilanlarında kullandıkları üslubdan bile rahatlıkla tanıyıp sakınabilir.

Ancak, -mesela- abartılı nezaket (birşey haddini aşarsa tersine döner) maskesini takarak güya gizlenmeye çalışan kamuflajlı tipleri tanımak herkes için kolay olmayabilir ve bunun için daha dikkatli okumalar yapmak gerekebilir. Kısacası insanlar sûretlerindeki bazı işaretlerle kendilerini anında ele verirler ve bu çerçevede "îlm-i sima" da çok faydalı olabilir:

Sûretin sîretine şahittir
Başka şahit aramak zâiddir.
(İbn'ül-Emin Mahmut Kemal)

“Çünkü İslami bilginin derin köklerinde batıdaki gibi keskin bir ruh-beden ayrımı bulunmuyor. Elbette feraset sahibi insanların özellikle kötü niyetli kimseleri simalarından tanıyabilecekleri şeklinde güçlü bir inanç var. Ancak bununla kast edilen yüzdeki anatomik işaretler değil. Bir kimsenin kaşları, burun ya da kulak yapısı yüzünden ahlaksız, karaktersiz olacağını bir Müslüman’a asla anlatamazsınız.”

Yaşlandıkça ya da kaza, sağlık sorunları gibi olaylarla yüzümüzün anatomisinde bozulmalar, değişiklikler gerçekleşebilir. Bu durumda fizyonomiye göre kişiliğin de değişime uğradığını mı söylemek gerekir? Göka bu sorumuza şu yanıtı veriyor: “Bu saydıklarınızdan kişilik özelliklerine işaret edebilecek asıl şey yaşlanma... İnsanın yüzü (dikkat edin topyekün yüzü diyorum yoksa fizyonomistler gibi yüzdeki anatomik işaretlerden bahsetmiyorum), gerçekten de kişiliğimize, yaşadıklarımıza, tecrübelerimize dair birçok işaret barındıran bir arşiv gibidir. Yaşantılarımız, haleti ruhiyemiz, mizacımız, yüzümüzdeki bu arşivde, eda ve mimiklerimizde yerini alır. Sağlıklı bir psikolojinin her yaşantıyla birlikte yüzümüzde anlamlı bir iz bırakmasını bekleriz ama kişilik değişiminden değil de olgunlaşmadan bahsetmek daha uygun.”
http://haber.stargazete.com/pazar/yuzden-kisilik-okumanin-bilimsel-hicbir-yani-yok/haber-710397

O güne kadar firaset dediğimiz şey tamamen Allah’ın inanmış insana bahşettiği bir özellik, bir sezgi, ilhamken bu çevirilerle fizyonomi oluyor ilm-i feraset. Kazığı o zaman yiyoruz. Sonra Batı’daki etki İslam dünyasına yerleşiyor. Artık feraset ile fizyonomi kastedilir oluyor. Daha çok tasavvufla yerleşiyor. Batı’da pek moda olan yüzden karakter okuma kitaplarının çevirileri yapılıyor. Ama sonra bazı İslam aydınları diyor ki: Aristo’nun kitabında dediği gibi, burnu şöyle olanlar şu kişiliktedir, boyu şöyle olanlar şu kişiliktedir deniyor ama Kur’an-ı Kerim’de ve hadiste işaret edilen aynı şey midir? Sonra feraseti üçe ayırıyorlar. Bir hükmî ve tabii feraset; Eski Yunan’dan aynen aldığımız fizyonomi. Bunu çalışırsan herkes öğrenir. Tamamen yüz şekillerine göre analiz. Bu çok düşük feraset.

İkincisi riyazî feraset; keskin bir zeka ve üstün sezgi gücüne sahip kişilerin perhiz ve çile ile, bir de İslami ilimlerle ilerleyerek böyle bir yetenek geliştirirler. Kim bu egzersizleri yaparsa, karşısındaki insanı anlama yetisi gelişir.
http://www.zaman.com.tr/cuma_bedenimiz-kisiligimizi-giyer_2019520.html

http://www.ibrahimhakki.org/pdf/yuz_okuma.pdf
http://ismailhakkialtuntas.com/2013/05/20/fizyonomi-ilm-i-sima/
 
Yukarı Alt